Gönderen Konu: Pink Floyd’dan George Floyd’a yıkılan duvarlar ve Türkiye  (Okunma sayısı 361 defa)

112-Ripper

  • AkroTÜRK Pilotu
  • Kartal Filo Komutanı
  • Kahraman Üye
  • *
  • İleti: 3251
  • Karma: +413/-0
  • Cinsiyet: Bay
  • Simming is great but get out and do something real
    • Profili Görüntüle


Cem Gürdeniz
7 Haziran 2020

1979 yılında 21 yaşındaydım. O dönemin en ünlü müzik parçası, İngiliz rock müzik topluluğu Pink Floyd’un ‘’Another Brick in the Wall – Duvarda bir Diğer Tuğla’’ isimli müzik parçası tüm dünyayı kasıp kavuruyor, İngiliz eğitim sistemine meydan okuyordu. Öğretmenlere “sonuçta duvardaki bir tuğlasın” diyerek, çocukları dayak ve katı disiplin içindeki İngiliz eğitim sistemine isyan etmeye davet eden çok güçlü bir parça idi. Bu parçadan tam 41 yıl sonra 25 Mayıs 2020 günü George Floyd isimli bir zencinin Minneapolis’te polis şiddeti ile öldürülmesi yepyeni bir isyan dalgasını başlattı. Öyle bir dalga ki, Amerikan rüyasını yerle bir eden; Washington Consensusu’nu ortadan kaldıran ve en önemlisi federal bir yapı içinde kurulan ABD’nin bütünlüğünü Pink Floyd’un duvar müziğindeki gibi yerinden oynatan bir süreci başlatıyordu.

EVET DUVARLAR YIKILIYOR
Psikolojik seviyede yıkıldı bile. Bu duvar, 1946 sonrası Türkiye’yi de içine alan büyük bir kuşatmanın sembolü idi. Öyle bir duvar ki, günümüzde FETÖ’den PKK’ya; Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e; dolar ile tehditten ekonomik ambargolara devletimizi her alanda boğmaya çalışan bir duvar. Türkiye gerek halkı gerekse devleti ile ABD’de yaşananlar üzerinden duvarın yıkıldığının farkına varmalı ve Türk müesses nizamı içinde ABD’ye her alanda bel bağlayanlar Floyd sonrası dönemden ders çıkarmalıdır. ABD, ne COVİD 19 sürecini, ne de Floyd sürecini yönetememiştir. ABD devletini ele geçirmeye çalışan gruplar o kadar büyük kutuplaşma içindedirler ki, devletin çökmesini göze alabilmektedirler. İstihbarata senede 82 milyar dolar ayıran bir devlet, içindeki istikrarsızlığın yıkıcı potansiyelini değerlendirememiş ve neredeyse başarısız devlet statüsüne gerilemiştir. Bu devletin bölgemizde halen stratejik oyun kurucu olma iddiasında bulunması ve başta içinde beslediği/koruduğu FETÖ ele başı ve desteklediği PKK örgütü üzerinden ülkemizde istikrarsızlığa neden olması ciddi bir sorundur. Ama ondan daha büyük sorun Sadrazam Damat Ferit’in 1920’lerde İngilizleri gördüğü gibi hala iktidar ve muhalefet içinde ABD’yi tanrılaştıranların varlığıdır. Halkımız ve devletimiz 15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ üzerinden bu varlığın gerçek yüzü ile tekrar tanıştı. O yüz emperyalizmin yüzüdür.

EMPERYALİZM DENİZCİLEŞTİRMEZ, YERLİLEŞTİRMEZ
Emperyalizm günümüze kadar denizlere hakimiyet üzerinden büyümüştür. Denizlerde asla rakip istemez. Rakip olma potansiyeline sahip olanları anında yok eder. Soğuk savaş sonrası ve günümüze kadar geçen sürede Deniz Kuvvetlerimiz, 11 Eylül 2001 sonrası Neocon etki alanına giren ABD devlet mekanizmasının öncelikli hedefi haline gelmişti. Deniz Kuvvetlerinde NATO ve Atlantik çıkarları dışında fikir üretecek ya da Türkiye’nin deniz çıkarlarını öne çıkaracak Amiral ve subayların tasfiyesi için 2007’den sonra düğmeye basıldı. Böylece başta Ergenekon ve Balyoz davaları başta olmak üzere sayısız kumpas davalar FETÖ üzerinden yürütüldü. Bu sürece neoliberal kesim alkış tutarken, rozet Atatürkçüleri sessiz kaldı. Fransız ihtilalinde bile görülmeyen boyutlarda tasfiyeler yaşandı. Sadece tasfiye yetmedi. Geride kalanlara ve hatta emeklilere ders olsun diye, yüzlerce muvazzaf ve emekli amiral, subay ve astsubay sahte bir darbe davası üzerinden yaratılan iki satırlık dijital belgelerle hapishanelere dolduruldu. Aileler perişan edildi. Suçlamalara dayanamayıp intihar edenler; Hapishanelerde kanserden vefat edenler oldu. Türklerin tarihinin en karanlık ve utanç sayfası olarak adlandırılacak bu dönem, 2013 yılında iktidar partisinin önde gelen bir isminin “Milli Orduya Kumpas kuruldu” açıklamasına kadar sınır tanımadan, arsız ve azgınca devam etti. FETÖ üzerinden yürütülen bu alçak kumpas süreci ABD ve AB tarafından son derece yakın takip edildi ve zımnen desteklendi. Bu sürece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bile alet edildi. Tasfiye edileceklerin listesinin FETÖ medyasında çok önceden çarşaf çarşaf yayınlandığı bu süreçte tek amaç vardı: Türkiye’nin milli ve yerli politika, strateji, konsept ve doktrin üretmemesi; Savunma Sanayiini geliştirmemesi, Batı başkentleri ne derse onun dışına çıkmaması.

EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMADI
Deniz Kuvvetleri her şeye rağmen bu emperyalist hedeflere meydan okuyacak projeleri geliştirdi. Devlet aygıtı bu projeleri destekledi ve Türkiye 21. Yüzyıla denizlerde güçlü girdi. Bu süreçte FETÖ ve çevresine takılan hainler topluluğuna rağmen, Deniz Kuvvetlerimizin ve devlet aygıtındaki milli ve yerli düşünen bir avuç karar vericinin büyük katkısı olmuştur. Zira, devletin, Mavi Vatan’ımızın her üç deniz alanında gelecek nesillerin jeopolitik çıkarlarını koruma sorumluluğu devredilemez ve göz ardı edilemezdi. Türkiye’miz, Atatürk zamanından bu yana denizde yani Mavi Vatanda çıkar kaybına neden olacak hiçbir gelişmeye izin vermemiştir. Bu prensip, Atlantik sistemin etki alanına girmemize rağmen devam etmiştir. Zira, Türk milleti donanmasızlığın kayıplarını büyük acılar çekerek yaşamıştır. Göçleri, işgalleri, ölümleri, ayrılıkları görmüştür. İşgal donanmasının dretnot namluları gölgesinde 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1922 tarihine kadar kapkaranlık bir başkentte yaşamıştır. Mütareke yıllarının sosyal psikolojisi, bırakalım o günleri bilfiil yaşamayı, kitapları, anıları okurken bile bizleri kapkara bir üzüntüye gark ediyor.

EMPERYALİZM VAZGEÇMEZ
O karanlık zaman dilimini gelecekte tekrar ettirmemek devletin ve her vatandaşın görevidir. Emperyalizm asla affetmez ve asla vaz geçmez. FETÖ denilen karanlık ve alçak örgütün devleti ele geçirmesine izin verilmesi, kumpas davaları icra edecek cesareti ve olanağı sağlamıştır. Emperyalizmin ne derece arsız olduğunu hatırlarsak FETÖ’nün tasfiyeler sonrası elde ettikleri ile yetinmediğini ve 15 Temmuz 2016 akşamı devleti topyekûn ele geçirmek istediğini unutmayalım. Ancak Türkler de asla teslim olmaz. 16 Temmuz sabahı Türkiye yeni bir dünyaya uyandı. Geride 254 şehit ve binlerce yaralı bırakarak. Eğer darbe başarılı olsaydı bugün acımasız bir iç savaşın yaşandığı bambaşka bir ülkede olacaktık. Darbede aynı zamanda bir NATO üssü olan İncirlik Üssünün kullanılması ve FETÖ Merkez üssünün ABD Pennsylvania’da olması Türkiye’nin Atlantik çerçeveli gözlüğünde ciddi kırılmalar yaratmıştır. Halen İncirlik üssünde o gece yaşananlar ve özellikle ABD ve Türk görevlilerinin etkileşimi konusundaki şüpheler dağılmamıştır. Kamuoyu gerçeklere kavuşamamıştır. ABD’deki FOX Televizyon kanalının askeri analisti ve aynı zamanda 2006 yılında ülkemizin doğusunu parçalayan BOP sınırlarını gösteren kötü şöhretli ‘’Blood Borders-Kan Sınırları’’ isimli kitabın yazarı emekli Yarbay Ralph Peters, darbenin ilk saatlerinde darbeyi överek, ABD’nin darbecileri desteklemesini isteyerek, “darbe yapanlar bizim tarafta” demişti.

15 TEMMUZ BAŞARILI OLSAYDI
Eğer darbe başarılı olsaydı bugün güneydoğudan Kıbrıs’a, Irak’tan Suriye’ye, Kıbrıs’tan Karadeniz’e, Lozan’dan Montrö’ye her alanda Sevr ruhunun 21’inci yüzyıl hortlağı ile karşı karşıya kalıyor olacaktık.  Darbe başarısız olduğu halde CIA’nın gölge düşünce kuruluşu STRATFOR 18 Temmuz 2016’da yayınladığı bir değerlendirmede ellerini ovuşturarak ‘’bu darbe teşebbüsünün TSK’da birlik bütünlüğü ve morali eriteceğini ve yeteneklerini azaltacağını’’ iddia ediyor ve daha da ileri giderek ‘’Türk ordusu şimdi içine kapanarak darbenin zararlı sonuçları ve iktidar partisine yönelik tehdit ile uğraşacak. Ordunun toparlanması yıllar alacaktır. Ancak Türkiye bu yıllara sahip değildir. Bölgedeki istikrarsızlık her geçen gün derinleşiyor ve Türkiye’nin bu karmaşayı kontrol altına almaya ve durumunu güçlendirmeye ihtiyacı var’’ diyordu. Türk ordusu ve donanması bu yoruma Fırat Kalkanı, Barış Pınarı, Akdeniz Kalkanı, Mavi Vatan ve Deniz Kurdu Tatbikatları ile tokat gibi cevap verdi.

EMPERYALİZM HORTLAĞI ARAMIZDA
Ancak Sevr kalıntısı emperyalizm hortlağının aramızda dolaşmaya teşebbüs etmediğini söyleyemeyiz. İblis ruh bugünlerde Mavi Vatan yani Akdeniz, Ege ve Karadeniz havzasında dolaşmaktadır.

KUKLA KÜRDİSTAN
Akdeniz’e erişen kukla bir Kürt devletinin tesisi ve bağımsız Kürdistan’ın ilanı Türk jeopolitiğine en büyük tehditi oluşturmaktadır. Bugün, Güneydoğumuzdaki PKK terörü devam etmektedir. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD/YPG Türkiye’nin düşmanı, ABD ve NATO’nun pek çok ülkesinin müttefikidir. ABD’nin son zamanlarda Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile PYD/YPG yi bir araya getirme gayretlerinin artması çok ciddi güvenlik endişesidir. Son olarak ABD’nin Deyr er Zor bölgesine PKK ve türevlerini Türkiye’ye karşı korumak için orta menzil hava savunma sistemi yerleştirmesi de Türkiye karşıtı son derece ciddi bir hamledir.

KKTC’DE ARTAN TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI
Benzer şekilde yakında KKTC’de seçimler olacaktır. Görünen o ki Türkiye ve KKTC’nin bağımsız varlığına düşmanlık, seçim propagandalarında en önemli malzemeye dönüşmüştür. Milli sayılacak kesimde bile çok sert yalpalamalar devam etmektedir. Son olarak Başbakan Tatar’ın eşinin sahibi olduğu bilinen Kanal T de yapılan bir programda alçakça ve rezilce, “TMT’yi (Türk Mukavemet Teşkilatı) CIA kurmuştur’’ cümlesi sarf edilebilmiştir. KKTC’de durum mücahitlerin ve Anadolu’nun o topraklara emanet ettiği şehitlerin kemiklerini sızlatmıştır. Durum cidden vahimdir ve Güney Kıbrıs Rumlarına teslim olmak için her türlü beşinci kol faaliyetine asli görevi devleti korumak olan hükümet ve cumhurbaşkanlığı sessiz kalarak adeta destek olmaktadır. KKTC’nin kaderini tarihin akışına bırakmak gaflet olacaktır. Annan Planına evet diyerek Türkiye’nin jeopolitik güvenliğini tehlikeye atan günleri hatırlamamız gerekir. Rumların her defasında Türkiye’nin ve KKTC’nin kaderini terse çevirmesini talihten bekleyemeyiz. (Annan Planına hayır dedikleri gibi.)

MAVİ VATAN DOĞU AKDENİZ CEPHESİ
Doğu Akdeniz’de durum son derece kritik bir aşamaya girdi. Özellikle Libya’da Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’nin savaş lordu, darbeci general Hafter’e karşı üst üste kazandığı askeri zaferler, Libya’da genel siyasi askeri konjonktürü Türkiye lehine çevirmiştir. Bu durumun Doğu Akdeniz’e ve deniz yetki alanlarımıza son derece müspet etkileri olacaktır. Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Okyar, Fuat Bulca, Dr. İbrahim Tali Öngören gibi genç subayların Türk-İtalya Savaşında Şeyh Sunisi’ye yardımlarının donanmasızlık nedeniyle akamete uğramasından 108 yıl sonra Türkiye Libya’da Türk soyundan gelen akrabalarımız ile buluştu. Bu kez donanmamız vardı. Rusya’nın paralı Wagner grubunu geri çekmesi ve UMH lideri Sarrac’ın Türkiye ziyaretinden hemen sonra 5 Haziran günü Rus Resmi Haber Ajansı Ria Novosti’de ‘’Hafter Libya’da Siyasi Arenadan Silinecek’’ başlıklı bir analizin yayınlanması Türkiye’nin Doğu Akdeniz siyasetinde önemli kazanımları olmuştur. Ancak, bu gelişmelerin emperyalizmi son derece rahatsız edeceği unutulmamalıdır. Libya’da özellikle Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkileri düşmanlık seviyesine çıkarmaya  yönelik her türlü kışkırtma ve algı operasyonunu beklemek sürpriz olmayacaktır. UMH güçlerinin ilerlemesi paralelinde Türkiye’nin önce Akdeniz’de ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ eğitim sahalarını ilan edip, ardından TPAO’ya Libya-Türkiye ortak sınırına yakın alanda arama ruhsatı vermesi Yunanistan, Fransa ve ABD’de Türkiye aleyhinde açıklamaları getirmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığının 5 Haziran 2020 sabahı, 27 Kasım 2019 tarihli Türkiye- Libya Deniz Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırasını tanımayacaklarını ve aynı gün Yunanistan Savunma Bakanının ‘’Türkiye ile savaşa hazırız’’ açıklamaları gerginlik yaratmıştır. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin AB tarafından hazırlanan Seville Haritasına rıza göstermesini ve 150 bin km karelik bir deniz yetki alanından vazgeçmesini beklemek ne akla ne vicdana ne hukuka sığmaz. Ege Denizinin tamamının 214 bin km kare ve Yunanistan’la kıta sahanlığı için 1975 ve 1976 yıllarında savaşı göze aldığımız açık deniz alanının bize düşen payının 50 – 60 bin km kare olduğunu hatırlatırsam ne demek istediğim her halde anlaşılır. Unutulmamalıdır ki ABD, AB, Yunanistan ve GKRY’nin bize Akdeniz’de uygun gördüğü alan 41 bin km karedir.

EGE CEPHESİ
Ege Denizinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek boyutta saldırı silahları ile donatılan askersizleştirilmiş statüdeki adalar sorunu ile egemenliği “Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada ve Kayalıklar Sorunu” devam etmektedir. Libya ve Doğu Akdeniz’in askeri stratejik perspektifte ağırlık merkezi olduğu bugünkü konjonktürde Yunanistan’dan kaynaklı tüm Ege sorunlarının diplomatik ve siyasi araçlarla üzerine gidilmelidir.

KARADENİZ
Mavi Vatanın en önemli cephesi olan ve Kurtuluş Savaşımızın savaş lojistiğini taşımanın ve Anadolu’yu kurtarmaya katkı sağlamanın onuruna sahip Karadeniz’de de çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Geçen hafta içinde ABD B1 ağır bombardıman uçaklarının Karadeniz semalarında Ukrayna ve Romen savaş uçakları ile varlık göstermesi ve bu uçaklara Türk Tanker uçakları tarafından havada yakıt ikmali yapılması bölgedeki hassas ve kırılgan dengeleri derinden sarstı. Kuzeyde bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye’nin güneydoğuda PKK’ya 2 şehit vermesi kamu vicdanını yaraladı. B1 kışkırtmasının yaşandığı hafta başında Washington DC merkezli CEPA Düşünce Kuruluşu tarafından ‘’Bir Kanat, Bir Tehdit, Bir Varlık: NATO’nun Doğu Kanadı için bir Strateji’’ isimli dokümanda Karadeniz için son derece tehlikeli ve NATO ile Rusya’yı savaşın eşiğine getirecek tedbirlerin ve tekliflerin önerildiği bir dokumanın ve aynı zamanda Türkiye’de Türk-Rus yakınlaşmasını S-400’ler, İdlib ve Libya üzerinden kışkırtıcı tonlar içinde yaralamaya çalışan makalelerin, FETÖ iltisaklı sosyal medya organlarının propagandası paralelinde artması dikkatlerden kaçmadı.

RUSYA’NIN YENİ NÜKLEER DOKTRİNİ
Rusya, bu gelişmelerden kısa süre sonra 2 Haziran 2020 tarihinde Nükleer Caydırma Siyaset Rehberi dokümanını Başkan Putin imzası ile yayınladı. Bu dokumana biraz değinelim. ABD’nin INF, START ve Açık Semalar Anlaşmalarından çekildiği; NATO’nun Barents Denizinden Karadeniz’e kadar geniş bir alanda Rusya’yı stratejik seviyelerde kışkırttığı bir konjonktürde yayınlanan dokuman, Rusya’nın yenilmesine neden olabilecek konvansiyonel bir saldırıda nükleer silahlara başvurabileceğini, yani ilk kullanan olabileceğini belirtiyor. Bu durum nükleer silahlara başvurma eşiğinin daha da aşağıya çekildiğinin bir işaretidir. Çernobil’den çok çekmiş çok ölümlere sahne olmuş bir devlet için bulunduğu güvenlik konjonktürünün aciliyetinin bir dışa vurumu olarak görülmelidir. Bu noktadan hareketle Türkiye kendi topraklarında ABD ve NATO adına konuşlandırdığı Amerikan nükleer yeteneklerini ciddi bir şekilde sorgulamalı ve gözden geçirmelidir. Devam edelim. Belge, topraklarına Balistik Füze Savunma Sistemi (BMD) ile INF kapsamındaki nükleer füzeleri veya konvansiyonel füzeleri konuşlandıran ülkeleri (ister nükleer ister nükleer olmayan) nükleer hedef olarak gördüklerini açıklıyor. Ancak belgede önceden olmayan yeni bir prensip var. Rusya, nükleer silahların kontrolü ve kullanımına yönelik kritik alt yapıya yönelik bir saldırıya (siber saldırı dahil) nükleer saldırı ile cevap verilebileceğini gündeme getiriyor. Özetle Rusya, ABD ve NATO’nun özellikle Polonya ve Romanya üzerinden yoğunlaştırılan ve artan kışkırtmalara hazırlık yapıyor. Bu köşeden defaten vurguladığım üzere Türkiye, ABD ve NATO’nun Karadeniz’deki bu kışkırtmalarına alet olmamalıdır. Karadeniz havzası gibi küçücük bir alanda nükleer silahların kullanılmasının yaratacağı çevre ve radyasyon etkisini hatırlatmamamıza gerek yoktur. Çernobil’i düşünmek yeter!

MONTREUX SÖZLEŞMESİNE SALDIRI
Diğer taraftan Kanal İstanbul’un kamuoyunun gündemine oturmasından sonra ABD kaynaklı düşünce kuruluşlarında Montreux Sözleşmesi karşıtlığında ciddi artış başladı. Son olarak, ABD merkezli Uluslararası Deniz Güvenliği Merkezi (CIMSEC) sitesinde 1 Haziran günü Paul Ryce imzalı “Let me Get this Strait: the Turkish Straits Question Revisited–Şunu Açıklığa Kavuşturayım: Türk Boğazları  Sorunu Yeniden İncelendi” başlıklı bir makale yayınlandı. Kanal İstanbul’un gündeme geldiğinden bu yana vurguladığımız endişelerde ne kadar haklı olduğumuz bu makalede ortaya çıktı. Emperyalizm deniz gücünün hareketini kısıtlayacak hukuki enstrümanlardan nefret eder. O nedenle Montreux doğduğu günden bu yana ABD’nin hedefinde olmuştur. Bu makalede de Montreux Sözleşmesine meydan okumanın ABD çıkarına olacağına vurgu yapan makale ABD’nin bir iç sular statüsünde olan Marmara Denizinde FONOPS (Seyir Serbestisi Harekâtı) yapmasını bile telaffuz edebiliyor. Ancak Gölcük’te çok güçlü Türk donanmasının varlığının buna engel olabileceğine vurguyu da ihmal etmemekle birlikte Türk Donanması topyekûn ortadan kaldırılmadan boğazların yeni yönetiminin mümkün olamayacağını söylüyor. İnanılır gibi değil! Diğer büyük hamle İstanbul Kanalı ile geliyor. Makale maalesef kendi devlet büyüklerimizin İstanbul Kanalının reklamı için zamanında Montreux Sözleşmesini tartışmaya açan sözlerine referans yaparak saldırıyor. Montreux Sözleşmesinde geçen Boğazlar Bölgesinin Çanakkale, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazları bütünlüğü bu kanal ile bozulacağından Montreux Sözleşmesini uygulama konusuna meydan okunabileceğini gündeme getiriyor. Kısacası arı kovanına çomak sokuluyor. 84 yıldır gözümüz gibi baktığımız sözleşme tartışmaya açılıyor. NATO’nun ve ABD’nin Karadeniz’de bugünlerde kışkırtma ve yığınaklanma yaptığı bir konjonktürde önce CEPA ve sonra CIMSEC dokümanlarının piyasaya sürülmesine mandacılarımız ne kadar sevinse azdır! Bu çerçevede B1 bombardıman uçaklarına Karadeniz semalarında havada yakıt ikmalinin sağlandığı dönemde bu dokümanların art arda yayınlanması tesadüf ile izahtan varestedir. Diğer yandan Kanal İstanbul Projesinin Montreux Sözleşmesine ne denli zarar vereceğini anlamayanların herhalde bu dokuman sonrası ABD niyetlerinin ortaya çıkması ile az da olsa farkındalık sağladıklarını ümit etmeliyiz diye düşünüyorum. Kanal İstanbul projesini bir rant projesi olarak görenlere tavsiyemiz lütfen bu projeyi jeopolitik kırılma boyutuna taşımayın. Para kazanacaksanız imar ve şehirleşmeden kazanmanızı zaten önleyemeyiz. Ancak gelecek nesillerin jeopolitik çıkarlarını dolar uğruna risk altın almayın. Kanalı kazmayın.

ATEŞ ÇEMBERİNDEN BİRLEŞEREK ÇIKARIZ
Kısacası, Türkiye bir ateş çemberi içindedir. İçerdeki ihanet çemberi tam olarak kırılamamıştır. FETÖ’nün siyasi ve stratejik seviyede temizliği yapılamadığından başta yurt dışında yaşayan kaçak militanların emperyalizmin uşaklığına devam etmesi ve iftira, yalan haber üretimi ile manipülasyon yapabilme yeteneğini koruduğunu görebiliyoruz. COVID sonrası yaşanacak ekonomik ve sosyal sorunlardan faydalanmaya hazır bekleyen FETÖ ve iltisaklı mandacılara fırsat verilmemelidir. İç cephe sağlam tutulmalıdır. İç cepheyi sağlam tutabilmek için, dış cephede ABD ve NATO kışkırtmalarına dikkat edilmelidir. Amaç Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaktır. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İttihat Terakki Partisi ileri gelenlerin ittifak kurmak için önce İngiltere ve Fransa’ya gittikleri; onlardan hayır cevabı gelince Almanya ile ittifaka gittikleri unutulmamalıdır. Gücü olmayan ve çöken bir imparatorluğun başka çaresi yoktu. Bugünün şartları 1914’den farklıdır. Türkiye bölgesinde etkili bir aktördür. Çok güçlüdür. Kendi kaderini kendi çizebilecek güçtedir. NATO, ABD, AB veya İsrail çıkarları için kendi çıkarları dışında kışkırtıcı ya da teslimiyetçi politikalara teslim olmamalıdır. Doğu Akdeniz’de Mavi Vatandan KKTC’nin geleceğine; Ege ve Karadeniz’de deniz çıkarlarından Montreux Sözleşmesinin sağladığı statünün korunmasına kadar her alanda kendi gücümüze dayanarak siyaset ve strateji üretmeliyiz. Mavi Vatan ve Libya cephesinde üst üste kazanılan başarılar geleceğe ışık tutmalıdır. Türkiye bu süreçte Rusya ve ABD arasında gel-gitller yerine, coğrafyası ve tarihi itibarı ile kendisine benzerlikler içeren Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya modelinden çok şey öğrenebilir. Duvar Yıkılıyor. MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜNÜN.

Kaynak: veryansintv.com


“Devrimi, başlatan tamamlayacaktır.”
Ne mutlu Türküm diyene!