2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış. - Türk Tarih Kurumu
23/10/14 - 05:59 ÖÖ


Gönderen Konu: 2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış.  (Okunma sayısı 14452 defa)

Çevrimdışı Sancak

  • Ultra Kullanıcı
  • **
  • İleti: 685
  • Forum Madalya
  • ÜYE DEĞERİ 272
  • Yakında, yine, yeniden
    • Profili Görüntüle
1. Giriş
1989'dan sonra Dünya'nın yeni bir döneme girdiğinden, "Yeni Dünya Düzeni"nden
söz edilmektedir. 1989'da sona eren düzen, büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı tarafından
belirlenmişti. Yani, ABD ve Sovyetler Birliği'nin (iki süper gücün) liderliğindeki
bir dünya. Elbette, sözkonusu 50 yılın içinde birtakım değişiklikler olmuş, bazı
yeni güç merkezleri de ortaya çıkmıştı. Hatta, "iki-kutupluluk" yerine "çok-kutupluluk"
tan söz edilebildiği dönemler de olmuştu. Ancak, bu 50 yılın sonunda bile, hiç
olmazsa askeri açıdan yine de ABD ve SSCB en çok sözü geçen iki devlet olarak döneme
"iki-kutuplu" dedirtebiliyordu.
Bu yapı nasıl ortaya çıktı? Hangi gelişmeleri gösterdi? Bu bölümde cevaplandırmaya
çalışacağımız sözkonusu sorular önce İkinci Dünya Savaşı'nı ele almamızı gerektirmektedir.
2. İkinci Dünya Savaşı Dönemi (1939-1945)
İki-kutuplu bir Dünya'nın ortaya çıkması İkinci Dünya Savaşı'nın sonucudur. Ancak,
tarihte her olayın nedenini genellikle bir önceki olayda bulabilmemize uygun
biçimde, ABD ve SSCB'nin liderliğinin ipuçlarını daha Birinci Dünya Savaşı'nda bile
görebiliriz. Gerçekten de, 1917'de Rusya'da Sovyet Devrimi olurken, aynı yıl
ABD'nin de Dünya Savaşı'na katılması geleceğin dünyasının bu iki ülkenin liderliğinde
biçimleneceğini adeta önceden haber veriyordu.
Birinci Dünya Savaşı, bu iki ülkeden birinin (Rusya'nın) Savaş'tan çıkması, ötekinin
ise girmesi sonucu olarak kısa süre içinde bittiğinde, görünüşte Avrupa yine uluslararası
ilişkilerin merkezi konumundaydı.
Galip devletlerdeki genel istek, başta Almanya olmak üzere Savaş'tan sorumlu gördükleri
yenik ülkelere cezalandırıcı hükümler taşıyan barış antlaşmalarını biran önce
imzalatmaktı. Böylece barış döneminin kurulacağına inanılıyordu.
Bu düşüncelerle 18 Ocak 1919'da Barış Konferansı Paris'te toplandı. Ancak, yenik
ülkeler Konferans'a çağrılmamıştı. Konferans'ta galip devletlerin önde gelenleri
olarak ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya ağırlıklı bir konumdaydı. Bu beş ülke
içinde de özellikle ilk üçü konferansa hakimdi. Ancak, savaşın kazanılmasında
belirleyici olmasına rağmen, barışın elde edilmesinde ABD geri plana kaymaktaydı.
Çünkü, konferansda ABD'ni temsil eden Başkan Wilson, özellikle uluslararası teşkilatlanma
konusu üzerinde duruyor, öteki konulardaki karmaşık Avrupa çekişmelerine
ise uzaktan bakmakla yetiniyordu.
Yine de, Avrupa-dışı bir güç olarak ABD'nin konferanstaki ağırlıklı varlığı, artık
Avrupa'nın dünyayı tek başına yönetemediğini ve hatta kendi iç sorunlarını bile dışarıdan
yardım almadan çözemediğini gözler önüne seriyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan barış antlaşmaları nelerdir?
Böyle bir ortam içinde öncelikle Almanya ile barış antlaşması konusu ele alındı. 28
Haziran 1919'da Versailles'de Almanya'ya barış antlaşması imzalatıldı.
Daha sonra, Avusturya'yla 10 Eylül 1919'da St. Germain Antlaşması, Bulgaristan'la
27 Kasım 1919'da Neuilly Antlaşması, Macaristan'la 4 Haziran 1920'de Trianon Antlaşması,
Osmanlı Devleti'yle de 10 Ağustos 1920'de Sevres Antlaşması imzalandı.
Anadolu'da Atatürk'ün önderliğinde başlayan Kurtuluş Savaşı sonunda iki tarafın
eşit biçimde müzakere ederek imzalayacakları 24 Temmuz 1923 tarihli Lausanne
Antlaşması dışındaki bütün bu belgeler barış getirmekten uzaktı. Hepsi de yenenlerin
yenilenlere müzakere bile olmaksızın ağır şartları zorla kabul ettirdiği sözde barış
antlaşmalarıydı. O nedenle de, yenik ülkelerde güvensizlik ve tepki yaratacaktı.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan barış antlaşmalarının uluslararası
ilişkileri nasıl etkilediğini tartışınız.
Öte yandan, Doğu Avrupa barışının zayıflığı barış antlaşmalarının başka bir yetersizliğiydi.
Küçük birçok devletin doğması, azınlık sorunları vb. yaratmıştı. Üstelik,
Sovyet Devrimi nedeniyle Batı'da kaygı ve güvensizlik yaratmış bulunan Rusya'nın
Doğu Avrupa'daki düzenlemenin dışında kalmış olması da başlıbaşına bir zayıflık
kaynağı doğurmuştu.
ABD'nin de Savaş'tan sonra kendi iç sorunlarına dönmesi bu ağır antlaşmaların işlemesini
güçleştirecektir. Savaşı ABD'nin girmesiyle kazanabilmiş ve ağır barış antlaşmalarını
ABD'nin varlığıyla imzalatabilmiş Avrupa'nın, ABD olmaksızın "barış"ı
sürdürebilmesi beklenemezdi. Nitekim, yaklaşık 20 yıl sonra birincisinden daha da
büyük bir Dünya Savaşı'nın çıkması kaçınılmaz olacaktır.
Gerçekten de, 1923-1929 arasındaki bir "nisbi barış dönemi"nden sonra dünya arka
arkaya gelen bunalımlara sürüklenmiştir.
Burada, ABD'nin önemi yeniden ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, "nisbi barış dönemi"
önemli ölçüde ABD'nin Avrupa'ya açtığı krediler sayesinde yaşanmış, bunalımlar
dönemi de önce ABD'nde ortaya çıkan iktisadi çöküntünün ardından gelmiştir.
İşte böyle bir ortamda, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanmış antlaşmalara
milliyetçi tepkiler daha da güçlenmiştir. Esasen Faşizm ve Nazizm gibi ideolojileri
işbaşına getirmiş olan bu tepkiler dünyayı kaçınılmaz bir felakete sürükleyecektir.
İkinci Dünya Savaşı'nın nedenleri hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız
"20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995)" adlı kitabın ilgili bölümlerini okuyunuz.
4 I I . D Ü N Y A S A V A Ş I ' N D A N S O N R A D Ü N Y A N I N G E N E L D U R U M U

Nihayet, 1 Eylül 1939 günü Almanya'nın Polonya'ya saldırısıyla İkinci Dünya Savaşı
başlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'na oranla çok daha yaygın biçimde dünyayı
etkileyecektir. Daha çok sayıdaki ülke savaşın tarafları arasında yer alacaktır.
İkinci Dünya Savaşı tam anlamıyla bir "Dünya Savaşı" olmuştur.
Askeri teknolojideki gelişmeler sonucu yıkım gücü yüksek silahların (özellikle
atom bombasının) kullanılması, İkinci Dünya Savaşı'nın her alandaki etkilerini o ölçüde
daha da derinleştirecektir.
Savaş, "Mihver"in (Almanya ve müttefiklerinin) üstünlüğüyle geçen 1939-1941 dönemi,
"Müttefikler"in (ABD ve müttefiklerinin) durumu dengeye kavuşturdukları
1941-1943 dönemi ve "Müttefikler"in üstünlüğü ele geçirdikleri 1943-1945 dönemi
olmak üzere üç evreden oluşmaktadır.
Burada savaş gelişmelerini ayrıntılı olarak incelemeyeceğiz. "İki-kutuplu" bir dünyanın
doğması bakımından önemli olan gelişmeler üzerinde durmakla yetineceğiz.
2.Dünya Savaşı sırasında SSCB ile müttefik devletler arasında yaşanan sorunlar
uluslararası ilişkileri nasıl etkilemiştir?
Esasen, savaşın ilk döneminde Almanya üstünken, gücünü önemli ölçüde 23 Ağustos
1939'da SSCB'yle imzaladığı Saldırmazlık Paktı'na dayandırmıştı. 1941 yılının
bir dönüm noktası oluşturması yine SSCB ve ABD'yle ilgiliydi. Şöyle ki, o yılın 22
Haziranında Almanya SSCB'ne saldıracak, 7 Aralık'ta da Japonya'nın Pearl Harbour
baskını üzerine ABD savaşa girecektir.
Birinci Dünya Savaşı'nda ABD ile SSCB müttefik durumunda değilken şimdi bu iki
ülke aynı cephede yer almış oluyordu. İkinci Dünya Savaşı birçok yıkıma yol açarken,
bir süredir görüntüden ibaret olan Avrupa odaklı uluslararası sisteme de son
darbeyi indiriyordu.
Esasen, ABD daha İkinci Dünya Savaşı'na girmeden de önce, Haziran 1941'de Almanya'nın
Sovyetler Birliği'ne savaş açması üzerine uluslararası sistemdeki yeni
yapılanmayı haber veren bir adım atmıştı: ABD Başkanı Roosevelt, Alman-Sovyet
savaşının çıkması üzerine, yeni durumu İngiltere Başkanı Churchill'le görüşmek istedi.
9 Ağustos'da iki lider Newfoundland'da biraraya geldiler. 14 Ağustos'a kadar
süren görüşmelerin sonunda yayınlanan ve "Atlantik Yasası" (Atlantic Charter) adı
verilen bildiride, başta özgürlük ve demokrasi olmak üzere ulusal politikalarının temel
ilkelerini açıkladılar. Bu ilkeler daha sonra kurulacak Birleşmiş Milletler'in temelini
oluşturacaktır.
I I . D Ü N Y A S A V A Ş I ' N D A N S O N R A D Ü N Y A N I N G E N E L D U R U M U 5

ABD'nin savaşa girmesi üzerine de, iki devletin arasında yapılacak işbirliğini görüşmek
üzere Churchill 22 Aralık 1941'de Washington'a gitti. Roosevelt-Churchill
görüşmelerinin ardından, 1 Ocak 1942'de "Birleşmiş Milletler Demeci" yayınlandı.
Böylece, Birleşmiş Milletler için önemli bir adım daha atılmış oluyordu.
Öte yandan ise, şimdi Batı'lılarla müttefik durumunda olmasına rağmen SSCB'yle
ileride yolların ayrılmasına giden gelişmeler de kendini göstermeye başlamıştı.
1943 başında Almanya'nın Stalingrad'da SSCB kuvvetleri önünde yenilmesi üzerine
savaşın üçüncü dönemine girilmişti. Sovyet askeri başarıları ortaya çıktıkça müttefikler
arasındaki ilişkilerde birtakım pürüzler doğmaya başladı. Esasen, ABD'nin
savaşa katılmasından sonra SSCB'nin en fazla ısrarlı olduğu nokta Batı'lıların Almanya'ya
karşı ikinci bir cephe açarak kendi üzerindeki Alman baskısını hafifletmeleriydi.
Müttefiklerarası konferansların tartıştığı temel konu da buydu.
SSCB ikinci cephenin açılması geciktikçe bunu Batı'nın kendisini Almanya karşısında
yıpratmaya yönelik bir oyunu olarak görmeye başlamıştı.
Oysa, ikinci cephenin nereden açılacağı konusu bile taraflar arasındaki ayrılığı sergilemekteydi.
"Mihver"in çekilmekte olduğu Balkanlar ve Orta Avrupa'da "milliyetçiler"
ve "komünistler" arasında çekişme başlamıştı. Churchill, "komünist" egemenliği
altına düşmesinden kaygılandığı Balkanlar'a SSCB'nden önce girmek amacıyla,
ikinci cephenin burada açılmasını istiyordu.
Elbette, SSCB de ikinci cephenin Balkanlar'da açılması fikrinden hoşlanmıyordu.
Önceleri bu fikre açıkça karşı çıkmayan SSCB, savaş gelişmeleri lehine dönünce tavrını
belli etmeye başladı. SSCB'yle yakınlığa özellikle önem veren ABD ise bu durumda
İngiltere'ye gerekli desteği sağlamaktan kaçınmaktaydı.
Churchill ikinci cephenin Balkanlar'da açılması fikrini kabul ettiremeyince, Sovyetler
Birliği'ne bu bölgede nüfuz bölgeleri paylaşımı önerisinde bulundu. Bu öneriyi
SSCB ilke olarak kabul etmekle birlikte ABD'nin de görüşünün alınmasını istedi.
ABD ise sert tepki gösterdi. Bu durumda Churchill'in önerisi suya düştü.
İkinci cephe, sonunda 6 Haziran 1944'te Fransa'nın Normandiya kıyılarından açıldı.
Normandiya çıkarmasının başarılı olması üzerine Sovyetler Birliği de 23 Haziran'da
genel bir taarruza girişmişti. Böylece Almanya iki cepheden sıkıştırılmıştı.
Nihayet, 7 Mayıs 1945'te Almanya Reims'de bulunan ABD'li General Eisenhower'in
karargahında teslim belgesini imzaladı.
Avrupa'dakine benzer bir sıkıntı da Uzak Doğu'da doğmuştu. SSCB, müttefiklerarası
konferanslarda alınan karar gereğince Uzak Doğu savaşına girmesi gerekirken
bunu geciktirmekteydi. Nihayet ABD'nin 6 Ağustos'da Hiroshima üzerinde atom
bombasını kullanmasının ardından SSCB de 8 Ağustos'da Japonya'ya savaş ilan etti
ve hemen Mançurya'yı ve 38. enlemin kuzeyindeki Kore topraklarını işgale başladı.

Esasen, Japonya 9 Ağustos'da Nagasaki'ye atom bombası atılması üzerine barış istemişti.
Nitekim, Japonya teslim belgesini 2 Eylül'de Tokyo'da ABD'nin Missouri
zırhlısında imzaladı.
Böylece İkinci Dünya Savaşı sona erdi.
3. "Soğuk Savaş Dönemi" (1945-1955)
3.1. Küresel Gelişmeler
Savaş içindeki bu sürtüşmelere rağmen şimdi yeni bir dönemin doğduğuna özellikle
ABD'nde umutla bakılmaktaydı.
Birleşmiş Milletler nasıl ve niçin kurulmuştur?
Savaş sırasındaki Müttefiklerarası konferanslarda Birleşmiş Milletler fikri daha da
geliştirilmişti. 28 Kasım- 1 Aralık 1943'te Roosevelt, Churchill ve Sovyet lideri Stalin
arasında Tahran'da yapılan konferansda, savaş sonrası barış düzeninin korunması
için bir uluslararası teşkilat kurulması fikri bütün taraflarca kabul edilmişti. Üç lider
arasında 4-11 Şubat 1945'te Yalta'da yapılan konferansta da Birleşmiş Milletler'le ilgili
olarak "veto" ve "üyelik" konuları ele alındı. Güvenlik Konseyi'nin sürekli üyeleri
için "veto" ilkesi kabul edildi. Ayrıca, 1 Mart 1945'e kadar ortak düşmana savaş
ilan etmiş ülkelerin Birleşmiş Milletler'e üye olarak kabulü benimsendi.
Bu şekilde savaş içinde hazırlıkları tamamlanan Birleşmiş Milletler San Francisco'da
yapılan toplantının sonunda Haziran 1945'te kuruldu. Artık İkinci Dünya Savaşı
gibi yeni bir felaketin önleneceği, uyuşmazlıkların Birleşmiş Milletler'ce çözüleceği
ve böylece sürekli barışa ulaşılacağı umuluyordu.
Ancak, aslında daha savaş sırasında -müttefik oldukları halde- SSCB ve Batı'lılar
arasında çıkan görüş ayrılıkları bu umutların gerçekleşemeyeceğinin habercisiydi.
Gerçekten de, savaştan sonra SSCB ile Batı'lılar arasındaki -temeli 1917 Sovyet Devrimi'ne
dayanan- güvensizlik, özellikle Almanya ve Doğu Avrupa'nın geleceği konularındaki
derin görüş ayrılığından dolayı bunalım boyutlarına ulaşacaktır.
2. Dünya Savaşı sonucunda meydana gelen uluslararası sistemi nasıldı?
İkinci Dünya Savaşı, Avrupa odaklı uluslararası sistemi sona erdirmişti. ABD ve
SSCB'nin, yani birincisi Avrupa'lı olmayan, ikincisi ise ancak kısmen Avrupa'lı olan
iki ülkenin belirleyici duruma geldiği görülüyordu. Cenevre'deki Milletler Cemiyeti'nden
sonra Birleşmiş Milletler'in merkezinin New York olması da uluslar arası
alandaki belirleyicilik rolünün Avrupa'nın elinden çıktığının göstergesi sayılabilirdi.
Yukarıda değinilen konularda çıkan görüş ayrılıklarından dolayı Birinci Dünya Savaşı'ndan
önceki bloklaşmadan farklı iki-kutuplu bir dünya doğdu. İki-kutuplu
dünya'nın temel özelliği, ideolojik ayrılığa dayalı olmasıydı. Ülkeler, İkinci Dünya
Savaşı'nın "gerçek galipleri" sayılabilecek ABD ve SSCB'nin liderliğinde, biri "Batı
Bloku", diğeri "Doğu Bloku" olmak üzere iki kampa ayrıldılar.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra "sürekli barış"a ulaşılacağı umulurken, iki yıl içinde
gergin bir ortama varılmıştı. Bu gerginlik dolu ortam, silaha başvurulmadan, yani
sıcak çatışmaya dönüşmeden yapılan bir savaş, bir "soğuk savaş" dönemiydi.
Birinci Dünya Savaşı sonrasından farklı olarak genel bir barış konferansının toplanması
mümkün olamayacaktır. 1919'daki Paris Barış Konferansı barış getirmemişti.
Şimdi yapılması gereken ise 1919'dan dersler çıkarmak suretiyle, savaş içindeki
müttefiklerarası konferanslarda da esasları belirlenen gerçek bir barış düzenini kurmak
olmalıydı.
10 Şubat 1947'de İkinci Dünya Savaşı'nın yenik devletlerinden beşi (İtalya, Romanya,
Bulgaristan, Macaristan ve Finlandiya) ile Paris'te barış antlaşmaları yapıldı. Birinci
Dünya Savaşı sonunda Paris'te yapılan Konferans ve ardından imzalanan antlaşmalara
oranla bu defakiler müzakerelere yenik ülkelerin de alınması ve daha
ılımlı hükümlere varılması bakımlarından umut verici sayılabilirdi. Japonya'yla da
8 Eylül 1951'de San Francisco'da barış antlaşması imzalandı. Ancak, 1919 düzenlemesinin
kilit ülkesi Almanya'yla bu defa antlaşma yapılamadı.
Soğuk Savaş Dönemi Türkiye'nin dış politikasını nasıl etkilemiştir? Tartışınız.
İran, Türkiye ve Yunan İç Savaşı gibi konularda Batı'lılarla Sovyetler Birliği arasındaki
ilişkilerin gerginleşmesinin daha da olumsuzlaştırdığı bir ortamda, Almanya
sorununda varolan ayrılık iyice kökleşti.
Esasen, Almanya iki taraf arasındaki bölünmeyi simgeleştiriyordu. Almanya'nın
batısı Batı'lıların, doğusu ise Sovyetler Birliği'nen denetimindeydi. Bu bölünmüşlük,
Doğu Almanya toprakları içinde kalan Berlin'de de geçerliydi.
Mart 1948'de SSCB Batı Berlin'le Batı Almanya arasındaki ulaşımı kesince "Berlin
Bunalımı" doğdu. Bu durumda Mayıs 1949'da Federal Alman Cumhuriyeti'nin (Batı
Almanya), Ekim 1949'da da Demokratik Alman Cumhuriyeti'nin (Doğu Almanya)
kurulması ve Berlin'in de aynı biçimde ikiya ayrılması şaşırtıcı olmadı.
Bu şekilde simgeleşen Doğu-Batı bloklaşması başka gelişmelerle de pekişecektir.
Doğu ve Orta Avrupa'da sosyalist rejimlerin kurulmasını sağlayan SSCB, Doğu Bloku
içinde ideolojik işbirliğine yönelik COMİNFORM, iktisadi işbirliğine yönelik
COMECON ve askeri işbirliğine yönelik VARŞOVA PAKTI gibi kuruluşlarla safla-
rını güçlendirirken, ABD de Truman Doktrini, Marshall Planı ve NATO'yla Batı Bloku'nu
perçinliyordu.
Böylece, şimdi kendisi de atom silahına sahip olan SSCB'de başını çektiği Doğu Bloku
ile ABD'nin liderliğindeki Batı Bloku arasında "nükleer denge"ye (dehşet dengesi)
dayalı bir "Soğuk Savaş" yaşanmaktaydı.
3.2. Bölgesel Gelişmeler
3.2.1. Uzak Doğu Gelişmeleri
Bloklararası soğuk savaş Uzakdoğu'yu nasıl etkilemiştir? Sonuçları neler olmuştur?
Avrupa başta olmak üzere dünyanın genelinde egemen olan bu soğuk savaş ortamı
Uzak Doğu'da sıcak çatışmaya da yol açtı.
Çin'de Mao Tse-tung liderliğindeki "komünistler" ile Chiang Kai-shek önderliğindeki
"milliyetçiler" arasındaki mücadele, ortak düşman Japonya'nın 1945'te yenilmesiyle
şiddetlenmişti. Bu mücadelenin sonunda Mao Tse-tung 1949'da iktidarı ele
geçirerek Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurmuştu. Mao, iktidara gelmesinde kendisine
büyük destek veren Sovyetler Birliği'yle daha da yakınlaşmış ve 1950'de bu ülkeyle
ittifak da imzalamıştı.
Böylece, Doğu Bloku yeni ve büyük bir müttefik daha kazanmış ve iki-kutupluluk
Uzak Doğu'ya da ulaşmıştı.
İkinci Dünya Savaşı'nda SSCB ile ABD arasında Kore nedeniyle çıkan sürtüşmenin
sonunda, Soğuk Savaş'ın oluşma döneminde görüş ayrılıkları iyice pekişmiş ve Mayıs
1948'de Güney Kore Cumhuriyeti'nin, Eylül 1948'de de Kore Halk Cumhuriyeti'nin
(Kuzey Kore'nin) kurulmasıyla bu ülke de ikiye bölünmüştü.
Kuzey Kore, SSCB ve Çin'den aldığı desteğe dayanarak 25 Haziran 1950'de Güney
Kore'ye karşı saldırıya geçti. ABD de Birleşmiş Milletler'i devreye sokarak Güney
Kore'ye yardım edilmesini sağladı.
1953'te sona eren savaş iki Kore arasındaki sınırda (38. enlem) harhangi bir değişiklik
yaratmadı.
Böylece, iki-kutupluluk daha da güçlendi. İki-kutupluluğun genel bir savaşı önlediği,
ancak bölgesel savaşlara ise engel olamadığı, hatta yol açtığı, ancak yine de daha
öteye gidilmesine izin vermediği ortaya çıkıyordu.
Bu çerçevede, Güneydoğu Asya'da Hindiçini'de Fransa'nın tekrar buradaki sömürgeciliğine
dönmek çabaları nedeniyle çıkan savaş da 1954'te sona erdi. Fransa bura
dan çekilmek zorunda kalıyor, Vietnam da 17. enlem çizgisinde ikiye bölünüyordu.
Böylece, Almanya ve Kore'den sonra Vietnam da ikiye ayrılmış oluyordu. Fransa'nın
bölgeden çekilmesinden sonra bir yandan SSCB ve Çin'in, öte yandan ise Güney
Vietnam'daki varlığıyla ve ikili ve Güneydoğu Asya Antlaşma Teşkilatı (SEATO)
gibi çok-taraflı ittifaklarla ABD'nin, burada da iki-kutupluluğu yerleştirdikleri
görülüyordu.
3.2.2. Orta Doğu Gelişmeleri
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere ve Fransa Orta Doğu'daki varlıklarını sürdürmenin
daha da güçleştiğini görmüşlerdi. Esasen, sömürgeciliğin tasfiyesi (decolonization)
sürecine uygun olarak, bu iki ülke Orta Doğu'da kendilerinin "vekalet"
(mandat) yönetimi altındaki topraklara bağımsızlık yolunu açmak zorunda kalmışlardı.
Şimdi güçleri daha da azalmış bulunan İngiltere ve Fransa, hızlanan bu süreç
karşısında bölgedeki varlıklarını -hiç olmazsa bazı ayrıcalıklar vb. biçimindekorumakta
iyice zorlanıyorlardı.
Ortadoğu'da İsrail Devleti nasıl kurulmuştur?
Öte yandan, İngiltere savaştan sonra Filistin konusunda Yahudi çevrelerinin artan
baskısıyla da karşı karşıyaydı. Yahudilere 1917 Balfour Bildirisi'yle verdiği "ulusal
yurt" sözünü yerine getirmesi de İngiltere için hayli güçleşmişti.
Bu durumda, İngiltere ABD'ni Orta Doğu'ya çekmeye çalıştı. Bu dönemde ABD'nin
uluslararası alanda artan etkinliği, Yahudi çevrelerinin ABD nezdinde yoğunlaşan
çabaları ve esasen ABD'nin Orta Doğu'ya karşı özellikle iktisadi nedenle (petrol dolayısıyla)
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce başlayan ilgisi de kolaylaştırıcı rol oynadı.
Bu ortamda, Birleşmiş Milletler'in 1947 yılında Filistin için aldığı taksim kararının
ardından 1948'de İsrail devletinin kurulması şaşırtıcı olmadı.
Arap ülkeleri ise buna savaşla karşılık verdiler. Ancak, 1948-1949 Savaşı'nın sonunda
İsrail'in daha da genişlediği, Filistin topraklarının bir bölümünün de Mısır ve Ürdün'ün
eline geçtiği görüldü. Böylece, Orta Doğu bölgesinde yeni sorunlar ortaya
çıkmış oluyordu.
ABD, İsrail'le olan yakınlığı nedeniyle Orta Doğu'ya daha da yerleşmekteydi.
Özellikle İngiltere ise, hala Orta Doğu'daki varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Bu
amaçla özellikle Mısır'ı içine alacak çok taraflı bir bölgesel ittifakın oluşturulmasını
istiyordu.
ABD ve SSCB arasında yaşanan mücadele Ortadoğu ülkelerini nasıl etkilemiştir?
Ancak, İsrail nedeniyle Batı'ya tepkilerin yoğun olduğu böyle bir ortamda sözkonusu
girişim başarısız kaldı. Üstelik 1952 yılında Mısır'da bir askeri ihtilal oldu. Yeni
yönetimin güçlü adamı Nasır yalnız kendi ülkesinde değil, bütün Arap dünyasında
Batı-aleyhtarlığının simgesi haline gelmekteydi.
Görüldüğü gibi, 1945-1955 döneminde Orta Doğu'da henüz iki-kutupluluk sözkonusu
değildir. Ancak, iki-kutupluluğun özüne uygun bir yapılanma da yavaş yavaş
ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, bir yandan ABD bölgeye gitgide yerleşmekte, öte yandan
da SSCB'nin etkinlik kazanması için uygun bir ortam doğmaktadır.
Nitekim, yeniden canlandırılan bölgesel pakt fikri 1955 yılında Türkiye ve Irak arasında
Bağdat Paktı'nın imzalanmasıyla sonuçlanacak, bu durum ise Batı-aleyhtarlığının
daha da şiddetlenmesine yol açacaktır. Bu ortam içinde de Sovyetler Birliği'nin
başta Mısır olmak üzere bazı Arap ülkeleriyle yakınlığının arttığı görülecektir.
Böylece, dönemin başında değilse bile sonunda Orta Doğu'da da -ideolojik bakımdan
olmasa da- bölünme meydana gelmişti. Önce ABD, sonra SSCB Orta Doğu'ya
da yerleşmişti.
3.2.3. Güney Asya Gelişmeleri
İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra eski gücünü yitirdiğini gösteren bir
gelişme de Güney Asya'da yaşandı. XVIII. yüzyıldan beri İngiliz İmparatorluğu'nun
kilit noktasında bulunan Hindistan, Savaş ertesinde Gandi'nin önderliğinde
yoğunlaşan mücadelenin sonunda 1947 yılında bağımsızlığını kazandı.
Eski Hindistan'ın (alt-kıta) bir kısmı da Pakistan olarak bağımsızlığını elde etti. Hindistan
toprakları içinde büyük bir Müslüman kitlesinin kalmış olması, Keşmir gibi
sorunlar Hindistan-Pakistan ilişkilerini sürekli olarak zehirleyecektir. Üstelik, Pakistan'ın
da -arada Hint toprakları kalmak üzere- Doğu ve Batı Pakistan biçiminde
ikiye ayrılmış olması, ileride Bangladeş'in doğmasına yol açacak diğer bir sürtüşme
konusu yaratmaktaydı.
Bütün bunlar, "böl ve yönet" politikasının gereği olmalıydı.
Böyle bir tabloda, bu dönemde Güney Asya'da da iki-kutupluluğun etkilerinin görülmesi
şaşırtıcı olmasa gerekir. Nitekim, Pakistan Batı'yla, Hindistan ise Sovyetler
Birliği'yle ilişkilerini geliştirecektir.
4. "Soğuk Savaş"ın Çözülmesi Dönemi (1955-1969)
4.1. Küresel Gelişmeler
4.1.1. Genel Olarak (Doğu-Batı Bloklarındaki Çözülmeler)
Soğuk Savaşın çözülmesine yol açan olaylar nelerdir?
Soğuk Savaş'ın çözülmesi yolundaki ilk gelişmeler Doğu Bloku'nda görüldü. Daha
Mayıs 1953'te Stalin'in ölümü, gerek Sovyetler Birliği içindeki, gerek genel olarak
Doğu Bloku'ndaki katılığı sarsıcı bir gelişmeydi. Gerçekten de, bir yandan SSCB
içindeki iktidar mücadelesi, öte yandan da Doğu Bloku'nda Doğu Almanya ve Polonya'da
görüldüğü gibi ortaya çıkan olaylar bir değişimin yaşandığını göstermekteydi.
Ayrıca, Moskova ile Pekin arasında doğmaya başlayan ideolojik görüş ayrılığı da
Doğu Bloku'ndaki çözülmede başlıbaşına bir gelişme oldu.
Batı Bloku içinde de çözülme yaşandı.
Batı Avrupa ülkeleri 1948 yılında "Batı Avrupa Birliği" adını alan ittifakı kurduklarında,
Atlantik Okyanusu'nun öteki yakasını (ABD ve Kanada'yı) dahil etmedikçe
güvenlikte olamayacaklarını görmüşlerdi. O nedenle de ertesi yıl bu ülkelerin biraraya
gelen Atlantik'in iki tarafındaki Batı'lı ülkeler şimdi Doğu Bloku'nda görülen
çözülmeden etkilendiler. Amerika ile Avrupa arasındaki bağlarda da kaçınılmaz
bir çözülme ortaya çıktı.
Bu gelişmenin ilk önemli sonucu İkinci Dünya Savaşı ertesinde yeniden canlanan
bir fikrin (Avrupa'nın birleşmesi idealinin) dönüm noktası olarak 1957 yılında Avrupa
Ekonomik Topluluğu'nun (Avrupa Birliği'nin) temelini atan Roma Anlaşması'nın
imzalanmasıydı.
1958 yılında Fransa'da de Gaulle'in devlet başkanlığına gelmesi Batı Bloku'ndaki
çözülme süreci açısından yeni bir dönüm noktası oldu. Fransa'nın ABD'ne kafa tutan
tutumu, 1966'da NATO'nun askeri kanadından çekildiğini açıklamasına kadar
varacaktır. Fransa, o tarihe kadar Paris'de yerleşmiş bulunan teşkilat merkezinin de
başka bir ülkeye naklini isteyecek, bunun üzerine NATO Brüksel'e taşınmak zorunda
kalacaktır.
Soğuk Savaş'ın çözülmesine paralel olarak Doğu-Batı blokları arasında diyalog da
başladı.
Soğuk Savaşın çözülmesi sonucunda yaşanan bunalımlar nelerdir?

Elbette Soğuk Savaş'ın çözülmesi kolay olmayacaktır. Zaman zaman bunalımlar da
yaşanacaktır. Ancak bunalımların ardından diyalog daha da gelişecek ve somut sonuçlar
elde edilebilecektir. Örn.: 27 Kasım 1958'de Sovyetler Birliği Batı'lı ülkelerin
Batı Berlin'den çekilmelerini isteyince İkinci Berlin Bunalımı çıkmış, ancak konu daha
ileri boyutlara varmak yerine yeniden diyalog yolunu açmıştır. Bu çerçevede, yeni
Sovyet lideri Kruşçef de 15-27 Eylül 1959'da ABD'ni ziyaret etmiştir.
Bu tür gelişmeler (1960'daki bu iki olayı, 1961'de Berlin Duvarı'nın yapımı, 1962'deki
Küba Bunalımı, 1968'de Çekoslovakya'nın işgali vb.) daha sonraki yıllarda da görülmüş,
fakat her biri bir Zirve'nin ya da antlaşmanın zeminini de oluşturmuştur.
Elbette bu gelişmeler yaşanırken ABD ve Sovyetler Birliği kendi blokları içindeki
dayanışmanın tümüyle yok almaması için de çaba göstermeyi ihmal etmediler. 1967
yılında NATO tarafından kabul edilen Harmel Planı ve 1968 yılında Sovyet lideri
Brejnev tarafından ortaya atılan Brejnev Doktrini bu amaca yönelikti.
4.1.2. "Üçüncü Dünya"nın Ortaya Çıkması
Soğuk Savaş'ın çözülmesiyle ilgili gelişmeleri hem etkileyen hem de etkilenen temel
bir olgu da "Üçüncü Dünya"nın ortaya çıkmasıdır.
Sömürgeciliğin tasfiyesi sürecinin 1945'ten sonra hızlanmasının sonucu olarak sayıları
artış halinde bulunan yeni bağımsız ülkeler 1950'lerin ortalarından itibaren Birleşmiş
Milletler'de ağırlık kazanmaya başladılar.
1950'lerin ortalarına gelindiğinde, bir yandan bu ülkelerin sayılarının artmış olması,
öte yandan Nasır, Nehru ve Tito'nun yönetimindeki Mısır, Hindistan ve Yugoslavya'nın
önderlik konumuna ulaşması iki blok dışında tarafsızlığı savunan üçüncü
bir blokun (Üçüncü Dünya) doğmasını sağladı. 1955'te Bandung'da yapılan Asya-
Afrika ülkeleri konferansı bu yöndeki ilk büyük adım oldu.
1960'tan sonra bu süreç daha da hızlanacaktır. 1963'te Afrika Birliği Teşkilatı'nın kurulması
yeni bir gelişme olacaktır.
4.2. Bölgesel Gelişmeler
4.2.1. Uzak Doğu Gelişmeleri
Vietnam Savaşı niçin ortaya çıkmıştır?
Soğuk Savaş döneminde Avrupa'da görülmeyen sıcak çatışmanın öteki başlıca bölgelerde
görülebilmesine benzer bir durum şimdi de yaşanmaktaydı. Şöyle ki, yine

öncelikli olarak Avrupa'da Soğuk Savaş çözülürken, dünyanın diğer başlıca alanlarında
yine çatışmalar görülmekteydi.
Uzak Doğu'da bu durum Vietnam'da ortaya çıktı.
ABD, küresel planda frenlediği Sovyetler Birliği'nin dünyanın başka bölgelerindeki
etkisine son vermenin şimdi daha kolaylaştığını düşünmekteydi. Oysa, SSCB bu
bölgelerde etkisini sürdürmekten vazgeçmediği gibi, Soğuk Savaş'ın çözülmesinden
yararlanarak buralardaki durumunu daha da güçlendirmek niyetindeydi.
Üstelik, SSCB'ni Batı'yla yakınlaşmaktan dolayı suçlamakta olan Çin, Uzak Doğu'daki
komünist rejimlerin savunuculuğunu üstlenmeye çalışıyordu. Çin-Sovyet
çekişmesi nedeniyle Moskova, meydanı Pekin'e bırakmak istemediği için Uzak Doğu'da
ABD'ne karşı tavrını sert tutmak durumundaydı.
Böyle bir tablo içinde ABD, Güney Vietnam hükümetine verdiği destek nedeniyle
burada özellikle 1965'ten sonra gittikçe yoğunlaşan bir savaşla karşı karşıya kaldı.
4.2.2. Orta Doğu Gelişmeleri
Soğuk Savaşın çözülmesi Ortadoğu'yu nasıl etkilemiştir?
Uzak Doğu'ya benzer biçimde, Orta Doğu'da da Avrupa'dakinin tersine gittikçe yoğunlaşan
bir gerginlik dönemine girildi. Küresel planda diyalog içinde bulunan
ABD ve SSCB Orta Doğu'da sıkça karşı karşıya geldiler.
Mısır lideri Nasır Süveyş Kanalı'nı millileştirme kararını alınca çıkan bunalımın ardından
1956 yılında İngiltere ve Fransa ile İsrail'in bu ülkeye saldırması üzerine
SSCB'nin Orta Doğu'ya girişi daha da hızlandı.
ABD ise ertesi yıl "Eisenhower Doktrini" ile Orta Doğu'daki varlığına daha kapsamlı
bir nitelik kazandırmıştır. Aynı yıl Türkiye ile Suriye arasında ortaya çıkan bunalımın
ardında aslında bir tarafta ABD, diğer tarafta ise SSCB yer alıyordu.
1967 yılında çıkan Arap-İsrail Savaşı yeni bir bunalımı oluşturdu. Ancak, bu savaş
İsrail'in üstünlüğüyle sona erip yeni bazı Arap topraklarını ele geçirmesiyle sonuçlanınca
ilgi çekici bir durum ortaya çıktı. Böyle bir durumda Batı aleyhtarlığının şiddetlenmesi,
bunun sonucu olarak da Orta Doğu'daki Sovyet varlığının daha da güçlenmesi
gerekirdi. Oysa, kendisiyle yıllar içinde geliştirdikleri yakınlığa güvenerek
SSCB'nin yardıma koşacağını uman -fakat Soğuk Savaş'ın çözüldüğünü göremeyen-
Arap ülkeleri böyle bir destek bulamayınca hayal kırıklığına uğradılar. Başta
Nasır'ın liderliğindeki Mısır olmak üzere birçok Arap ülkesi ABD'yle ilişkilerini düzeltmek
gerektiğini gördüler.

4.2.3. Güney Asya Gelişmeleri
Güney Asya'da da çatışma yaşandı. 1965 yılında Hindistan ile Pakistan arasında savaş
çıktı.
Pakistan genel olarak ABD'ne, Hindistan da daha çok SSCB'ne yakın olduğundan,
bu savaş bir bakıma ABD ile SSCB'ni de karşı karşıya getirebilirdi. Ancak, kesin çizgileriyle
böyle bir durum olmadı. Çünkü Çin'in de Pakistan'ın yanında yer alması ve
Hindistan üzerinde baskı uygulaması ABD'ni belirli bir ölçüde Hindistan'a da ya
kınlık göstermeye itti. SSCB de çeşitli nedenlerle tarafsız bir tutum izlemek zorunda
kaldı.
5. "Yumuşama" (Detant) Dönemi (1969-1989)
5.1. Küresel Gelişmeler
Soğuk Savaş'ın çözülmesinin ardından gelen dönem barış yönünde daha da ileri bir
aşamaydı. Hatta, denilebilir ki, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra başlaması umulan
barış ortamı yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir gecikmeyle doğmaktaydı.
"Yumuşama" (Detant) adı verilen bu dönem 1970'lerin sonlarından 1980'lerin ortalarına
kadar yeniden Soğuk Savaş'ı hatırlatan gergin bir hava içine girmekle birlikte
uluslararası ilişkilerde barış yönünde büyük gelişmeler yaşanmasını sağladı. Esasen,
Soğuk Savaş'ı hatırlatan 4-5 yıllık devreye genellikle "Soğuk Barış" adının verilmesi
de dönemin belirleyici yönünün barışçı olduğunu ortaya koyuyordu.
Bu dönem içinde, Batı Almanya'nın da Doğu Bloku'yla ilişkilerini geliştirmesi barış
ortamının arka arkaya ürünler vermesini sağladı. Şimdi 1969 sonrası gelişmelerini
ele alalım:
Yumuşama döneminde dünya barışının sağlanması yönünde atılan adımlar nelerdir?
Bu çerçevede, 17 Kasım 1969'da Helsinki'de ABD ile SSCB arasında başlayan Stratejik
Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri 26 Mayıs 1972'de anlaşmayla sonuçlandı.
"Stratejik Silahların Sınırlandırılması-I" (Strategic Arms Limitation Treaty-I)
(SALT-I), ABD Cumhurbaşkanı Nixon ve SSCB lideri Brejnev arasında Moskova'da
imzalandı. İki ülke, üç gün sonra yine Moskova'da, "ABD ile SSCB Arasındaki İlişkilerin
Temel İlkeleri" başlıklı bir belge daha imzaladılar. Bu belgede, tarafların aralarındaki
barış ve işbirliğini geliştirmelerine yönelik 12 ilke yer alıyordu. Taraflar, 21
Kasım 1972'de de Cenevre'de füzelerin sınırlandırılmasına yönelik SALT-II görüşmelerine
başladılar.

Öte yandan, ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanları arasında Berlin'in
mevcut durumunu perçinleyen bir anlaşmanın da SALT-I'den bir hafta sonra 3 Haziran
1972'de imzalanması Doğu-Batı ilişkilerindeki yumuşamanın yeni bir gelişmesi
oldu.
22 Kasım 1972'de başlayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı çalışmaları da 1
Ağustos 1975'de Helsinki Nihai Senedi'nin imzalanmasıyla sonuçlandı. Bu belgeyi,
NATO ve Varşova Paktı'nın tüm üyeleri ile Arnavutluk dışındaki bütün Avrupa ülkeleri
-toplam 35 devlet- imzaladılar.
Helsinki Nihai Senedi, bir barış antlaşması değilse de, 1945'ten sonra Almanya konusunu
ele alan geniş katılımlı bir konferansın sonunda imzalanmış olması bakımından
büyük önem taşıyordu.
Yumuşama Dönemi böylesine ileri boyutlara varmışken, 1979 yılında -aşağıda değineceğimiz-
İran İslam Devrimi'nin ardından ABD ile bu ülke arasında çıkan gerginlik,
aynı yılın sonlarında da -yine aşağıda değineceğimiz- SSCB'nin Afganistan'ı
işgali uluslararası ortamı yeniden gerginleştirdi. Bazılarının dediği gibi Soğuk Savaş'a
yeniden dönüş olmasa bile ancak "Soğuk Barış" biçiminde adlandırılabilecek
bir ortam doğdu.
Bu ortam içinde ABD'nde 1980 yılında yapılan Başkanlık seçimini Cumhuriyetçi
Parti'nin adayı Reagan kazandı. Reagan, Demokrat Başkan Carter'i 1976'dan beri
Sovyetler Birliği'ne karşı pasif davranmakla suçlamış ve ABD ve NATO'yu yeniden
eski üstün konumuna getirmek vaadiyle seçimi kazanmıştı.
Reagan, ABD'nin savunma harcamalarını arttıracaktır. SSCB'yle Zirve Toplantıları
da bir süre yapılmayacaktır.
Ancak, 1984 Başkanlık seçimini yeniden kazandıktan sonra Reagan SSCB'ne karşı
tutumunu tekrar yumuşatacaktır.
1985 yılında SSCB'nde Gorbaçov'un iktidara gelmesi ve "Glastnost" ve "Prestroika"
adını alan açıklık ve yeniden yapılanma (demokratikleşme) politikalarını başlatması
Amerikan-Sovyet ilişkilerinin de, uluslararası ortamın da tekrar yumuşama içine girmesini sağladı.

5.2. Bölgesel Gelişmeler
5.2.1. Uzak Doğu Gelişmeleri
Yumuşama döneminde ABD'nin Uzakdoğu politikası ne olmuştur?
Uzak Doğu'daki gelişmeler dönemin genel özelliğine uygun biçimde oldu. Bu dönemdeki
iki temel gelişme ABD-Çin ilişkilerinin kurulması ve ABD'nin Vietnam'dan
çekilmesidir.
ABD Başkanı Nixon'un 1969'dan itibaren "Nixon Doktrini" çerçevesinde daha dikkatli
bir Uzak Doğu politikası izlemeye başlaması Çin'le ilişkilerin hızla düzelmesini
sağladı.
Bu ortam içinde Çin 1971 yılında Birleşmiş Milletler'e alındı. Başkan Nixon 21-28 Şubat
1972'de Çin'i ziyaret etti.
ABD-Çin ilişkilerinin gelişmesi Sovyetler Birliği'ni de Batı'yla -yukarıda değinilenanlaşmaları
yapmaya teşvik edecek, hatta mecbur bırakacaktır.
ABD-Çin ilişkilerindeki bu gelişmelere rağmen diplomatik ilişkiler hemen kurulmamıştır.
Nihayet 10 Ocak 1979'da iki ülke arasında diplomatik ilişkiler de kurulmuştur.
Bunun için de önce ABD'nin Vietnam'dan çekilmesi gerekecektir.
ABD Çin'le -ve SSCB'yle- yakınlaşmasına paralel olarak 27 Ocak 1973'te Paris'te imzalanan
barış antlaşmasıyla Vietnam'dan çekildi.
Bu tarihten sonra Uzak Doğu'daki "bölge-içi" çatışmalar kendini gösterecektir. Kuzey
Vietnam Güney Vietnam'ı ele geçirecek, daha sonra Vietnam Kamboçya'yı
("Kampuchea"yı) işgal edecek, ardından da Çin Vietnam'a saldıracaktır.
Kuzey Vietnam'ın Güney Vietnam'ı ele geçirmesine benzer bir gelişmeye Kuzey
Kore de Güney Kore'ye karşı niyetlendiğinde ise ABD Güney Kore'nin yanında yer
almaya devam edeceğini açıklayacaktır. Kuzey Kore de bu durumda herhangi bir
girişimde bulunamayacaktır.

5.2.2. Orta Doğu Gelişmeleri
Yumuşama dönemi ilk anda Ortadoğu'yu nasıl etkilemiştir?
Yumuşama Dönemi'nde Orta Doğu'da hemen barış oluşmadı. Tersine, sınırlı da olsa
bir barış ortamının doğmasından önce yeniden savaş yaşandı.
Ekim 1973'te çıkan Orta Doğu Savaşı'nda Arap ülkeleri bir önceki savaşa (1967 Savaşı'na)
oranla önemli askeri, siyasal ve -petrol silahını kullanmaları nedeniyle deekonomik
başarılar elde ettiler.
Savaştan sonra -Uzak Doğu'da olduğu gibi- Orta Doğu'da da barışı sağlamak yolunda
ABD kilit rol oynadı. ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, "mekik diplomasisi" yoluyla
1974 ve 1975'de İsrail ile komşuları Mısır ve Suriye arasında anlaşmalar yapılmasını
sağladı.
1967 Savaşı'ndan beri Orta Doğu'daki etkinliği artmakta olan ABD bu gelişmelerle
durumunu daha da güçlendirmişti. Öte yandan, Nasır'ın 1970'te ölümü üzerine Mısır'ın
yeni lideri olan Sâdat -selefinin öngördüğü biçimde- ABD'yle ilişkilerine yakınlık
kazandırmaktaydı.
Orta Doğu'da barışçı bir ortamın doğmakta olduğu bu sırada Lübnan'da iç savaş
çıktı.
Müslüman ve Hıristiyanlar arasında olduğu kadar, her birinin de kendi içinde hassas
dengelere dayanan Lübnan'da 1975 yılında çıkan iç savaş 1976'da sona erdiğinde
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ülkede egemen duruma gelmişti. Lübnan'da yalnızca
iç savaş bitmiş, sorunlar ise sona ermemişti.
1979'daki İran İslam Devrimi üzerine Lübnan'daki Şii terör örgütlerinin faaliyetleri
artacak, bu ülke daha da karmaşık hale gelecektir.
FKÖ ile İsrail arasındaki çatışmalar da 1982'de İsrail'in Lübnan'a karşı harekat düzenlemesine
yol açacaktır. Bu harekat sonunda FKÖ Lübnan'ı terketmek zorunda
kalacaktır. İlgi çekici husus, FKÖ'ye yeni yerini (Tunus'u) ABD'nin bulması olacaktır.
Böylece FKÖ'nün ülkeden çıkarılmasıyla Lübnan'daki "devlet içinde devlet" görünümü
ise ortadan kalkmış olmayacaktır. Çünkü, İsrail de Güney Lübnan'a yerleşecektir.
Esasen, Suriye de Lübnan üzerindeki geleneksel iddiasına uygun olarak bu
ülkedeki askeri varlığını sürdürecektir.
Lübnan İç Savaşı'nın sona ermesi, Ortadoğu'da barışın sağlanmasını nasıl sağlamıştır

Lübnan İç Savaşı'nın sona ermesinin ardından, Orta Doğu'da ABD çizgisinde barış
gelişmeleri yeni bir ivme kazanmıştır.
Mısır lideri Sâdat'ın 19-21 Kasım 1977'de İsrail'i ziyaret etmesi görünüşte "büyük bir
sürpriz"di. Gerçekte ise, yukarıda sözü edilen sürecin doğal bir sonucuydu.
Birçok Arap ülkesi Sâdat'a büyük tepki gösterdiler. Bu durum ise Mısır'ı ABD ve İsrail'le
yakınlaşmaya daha da itmiştir. Mısır'a tepki gösterenler ise yaklaşık 15 yıl
sonra benzer bir politikaya kendileri de yöneleceklerdir.
5-17 Eylül 1978'de Camp David'de ABD, Mısır ve İsrail liderleri arasında yapılan görüşmelerin
sonunda 17 Eylül'de Camp David Anlaşmaları imzalandı.
Mısır ve İsrail 26 Mart 1979'da da Washington'da barış antlaşması imzalayarak aralarındaki
ilişkileri düzenlediler.
Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış antlaşması Arap ülkelerince nasıl karşılanmıştır?
Aynı gün ABD'nin de İsrail'le bir anlaşma imzalayarak, Mısır-İsrail barış antlaşmasının
ihlali veya İsrail'in bir saldırıya uğraması halinde ABD'nin İsrail'e yardım için
gerekli diplomatik, ekonomik ve askeri önlemleri almayı kabul etmesi ilgi çekiciydi.
Mısır ABD ve İsrail'le girdiği bu yakınlık yüzünden Arap dünyasında yalnızlığa itilecektir.
Batı aleyhtarlığının yeniden güçlendiği bu ortamda özellikle Suriye'de Sovyet
varlığının da tekrar ortaya çıktığı görülüyordu.
Bu ortamda Mısır lideri Sâdat'ın 1981 yılında öldürülmesi Orta Doğu'daki gelişmelerin
seyrini etkileyebilirdi. Ancak, öyle olmadı. Sâdat'ın yerine geçen Mübarek Batı'yla
ve İsrail'le yakınlığı sürdürmekle birlikte daha mesafeli bir politika izlemiştir.
Arap dünyasıyla ise ilişkilerini düzeltmeye çalışacaktır.
Batı ve Doğu Blokları arasında yaşanan Yumuşama Politikası Üçüncü Dünya ülkelerini
nasıl etkilemiştir?
Öte yandan, Soğuk Savaş'ın çözülmesi döneminde Üçüncü Dünyanın liderlerinden
olan Mısır'ın bu konumunun değişmiş bulunması da Orta Doğu'daki gelişmelerin
daha ileri boyutlara varmasını önledi. Aslında, değişen Mısır'ın liderliğinden ziyade
Üçüncü Dünya'nın kendisiydi. Gerçekten de Yumuşama Dönemi'nin ilk yarısında
etkili konumunu sürdüren Üçüncü Dünya hareketi bir yandan Birleşmiş Milletler
çerçevesinde "77'ler Grubu" olarak biraraya gelip uluslararası alanda daha adil
bir ekonomik düzen için iktisadi girişimlerde bulunuyorlar, öte yandan da ırk ayırım(
apartheid) politikası uygulayan Güney Afrika Cumhuriyeti'ne karşı ambargo
gibi siyasi nitelikli kararlar aldırabiliyorlardı. Ancak, 1980'lerin başlarından itibaren
Üçüncü Dünya hareketi eski gücünü kaybetmeye başladı.
Üçüncü Dünya, güçlü bir alternatif olma başarısını gösterememişti. Ne siyasal sistem,
ne de ekonomik model olarake başarılı bir uygulama ortaya koyabilmişlerdi.
Genellikle tek-ürün ülkeleri olan Üçüncü Dünya, uluslararası ekonomide 1980'lerde
ortaya çıkan durumdan da olumsuz yönde etkilendi. Kuzey-Güney uçurumu daha
da büyüdü. Özellikle petrol üreten Üçüncü Dünya ülkeleri, Batı'nın alternatif
enerji kaynaklarına ve tasarruf önlemlerine yönelmesi sonunda büyük gelir kayıplarına
uğradılar.
Bu ülkelerin, gelirlerinin yüksek olduğu 1970'lerde giriştikleri genellikle gösterişli
alt-yapı projeleri de aksadı. Dış kaynak ihtiyacı birçok ülkede Dünya Bankası ve
Uluslararası Para Fonu'na başvurulmasını gerektirdi. Bunun sonucu olarak sözkonusu
ülkelerde uygulanması şart koşulan kemer-sıkma önlemleri ise az-gelişmişliğin
temel bir sorunu olan gelir dağılımı dengesizliğini daha da bozdu.
Bu ülkelerde ortaya çıkan kitlesel tepkiler özellikle köktendinci akımlarının güçlenmesi
sonucunu verdi. Sözkonusu akımlar, genellikle laik-milliyetçi çizgideki ülke
yönetimlerini başarısızlıkla suçladılar.
Bütün bu gelişmeler Üçüncü Dünya'yı uluslararası alanda daha da etkisizleştirdi.
İşte, Üçüncü Dünya'nın eski liderlerinden Mısır'ın ABD ve İsrail'le gittikçe artan bir
yakınlığa girmesini yukarıda belirtilen olguyla da bağlantılı olarak değerlendirmek
gerekir.
Üçüncü Dünya'nın gücünü yitirmesi olgusu bazı başka gelişmeleri de hem etkilemiş,
hem de onlardan etkilenmiştir.
Şubat 1979'da İran'da Şahlık rejiminin yıkılmasından sonra kurulan İslami yönetim
küresel ve bölgesel ilişkilere önemli etkilerde bulundu: Bir yandan, eski rejime yakınlığı
nedeniyle suçlanan ABD'yle ilişkilerin gerginleşmesi -Büyükelçilik baskını
olayı vb. küresel planda ortamı olumzus yönde etkiledi. Öte yandan da bölgesel ortam
gerginleşti.
Bölgesel ilişkilerin gerginleşmesinin sonut göstergesi 22 Eylül 1980'de İran ile Irak
arasında savaş çıkmasıdır.
İran ile Irak arasında geçmişten gelen sorunların 1979 İran İslam Devrimi'nden sonra
iki yönetimin Sünni-Şii ayrılığı nedeniyle de hızlanması üzerine çıkan savaş 8 yıl
sürecektir.
Üçüncü Dünya'nın eski gücünü yitirmiş bulunması, 1969 yılında kurulmuş olan İslam
Konferansının da aynı biçimde etkisizleşmesi, savaşı sona erdirmek yolundaki
girişimleri de başarısız kılmıştır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 598 sayılı kararını 17 Temmuz 1988'de
Irak'ın, 18 Temmuz'da da İran'ın kabul etmesi üzerine 20 Ağustos'da bütün cepheler

de ateş-kesin yürürlüğe girmesiyle sona eren savaş, taraflar arasındaki mevcut sorunlara
herhangi bir çözüm getiremeden bitmişti. Hatta yeni sorunlar doğmuştu.
Bu çerçevede, Irak lideri Saddam Hüseyin İran'ı dize getirememenin ezikliğini üzerinden
atmak istercesine 2 yıl sonra Kuveyt'e saldıracaktır. Bu noktaya 1989 sonrası
gelişmelerinde yer vereceğiz.
Yumuşama Dönemi Orta Doğu'da genellikle çatışmalarla geçmişti. Ancak, dönemin
sonuna doğru Orta Doğu'da barışa doğru umut ışıkları da doğdu.
Filistin sorunu nasıl çözümlenmiştir?
1970'lerin ortalarında FKÖ'nün göreli olarak ılımlı bir çizgiye yönelmesini izleyen
yıllarda bazı Batı Avrupa forumlarında Batı Şeria ve Gazze'yi içine alacak küçük bir
Filistin devleti (mini-palestine) konuşulmaya başlamıştı.
Ancak, 1980'lerin başındaki "Soğuk Barış" ortamı, genel planda olduğu gibi Orta
Doğu bölgesinde de Batı Avrupa'nın manevra alanını kısıtladı. Filistin devleti konusunda
arayışlar da durdu.
Bu ortam ise Filistin hareketini yeniden umutsuzluğa, onun sonucu olarak da sertleşmeye
itti. İsrail'e karşı yeniden artan Filistin gerilla eylemleri ise -yukarıda değindiğimiz
gibi- 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgaline yol açmıştı.
İşgalin sonunda Beyrut'u boşaltarak Tunus'a taşınmak zorunda kalan FKÖ birkaç
yıl zor bir dönem yaşadı. Sertleşmesine yol açmış olan uluslararası ortam devam
ediyordu. Ancak, sertleşmesinin sonucu olan eylem gücü ise kırılmıştı. FKÖ'nün
varlığı adeta "fiilden sona ermişti." Ancak, 1980'lerin ortalarından itibaren uluslararası
alanda tekrar yumuşamaya dönüş FKÖ için de yeniden diriliş demekti.
FKÖ lideri Arafat, uluslararası gelişmelerin yeniden sağladığı manevra alanından
yararlanarak, önce Filistinlilerin bütün haklarını elde etmeye yönelik geleneksel politikasına
dönmeyi denedi. Bu çerçeve içinde, 15 Kasım 1988'de Filistin devletinin
kurulduğu ilan edildi.
Arafat, birçok ülkenin Filistin devletini diplomatik açıdan tanıma kararı da almalarına
rağmen bunun yeterli olmadığını gördü. "Devleti olan-ülkesi olmayan" Filistinlilere
"ülkeyi" kazandırmanın yolunun ABD'nden geçtiği belliydi. ABD'nin buna
onay vermesinin ise Filistinlilerin İsrail'e güvence vermesine bağlı olduğu da anlaşılıyordu.
Gerçekten de, Filistinliler İsrail'in ortadan kaldırılmasını artık hedeflemediklerine
ilişkin tutum değişikliği içine girince ABD'nin de tavrı yumuşadı. ABD ile FKÖ arasında
görüşmeler başladı.

Bu gelişme, kısa süre içinde İsrail ile FKÖ arasında da görüşmelerin başlamasını
sağladı. Bunun sonucu ise 1990'ların başlarında barış antlaşmasına varılması olacaktır.
Bu konuya daha sonra yer vereceğiz.
5.2.3. Güney Asya Gelişmeleri
Orta Doğu'da olduğu gibi Güney Asya'da da Yumuşama Dönemi'nde çatışmalar
yaşandı. Bunların biri Hindistan ile Pakistan arasında, diğeri ise Afganistan'da ortaya
çıkmıştır. Önce Hindistan ile Pakistan arasındakine temas edelim.
1971 yılında Doğu Pakistan'ın "Bangladeş" adıyla bağımsızlığını almasına varan gelişmeler
sırasında Hindistan'ın da bu ayrılık hareketini desteklemesi yeni bir Pakistan-
Hindistan savaşına yol açtı.
Bu savaş sırasında SSCB Hindistan'ı destekledi. Hindistan'la arası iyi olmayan ve
esasen 1962 yılında bu ülkeye karşı bir saldırı harekatı da gerçekleştirmiş bulunan
Çin ise Pakistan'ın yanında yer aldı. ABD'de Pakistan'a destek verdi. Böylece, o sırada
gelişmekte olan Amerikan-Çin ilişkilerine de paralel olarak bu iki ülke aynı cephede
yer almaktaydılar.
Savaştan sonra, yeni bağımsızlığını kazanan Bangladeş'le Hindistan yakın ilişki
kurdu. Bu durum Hindistan ile Pakistan arasındaki ilişkileri ise daha da olumsuz bir
noktaya götürmedi. Çünkü, 1974 yılında Pakistan da Bangladeş'i tanıyacaktır.
Güney Asya'daki diğer çatışma ise Afganistan'da yaşandı.
27 Nisan 1978'de Afganistan'da meydana gelen Sovyet yanlısı darbeden sonra bu
ülke hızla SSCB'nin etkisi altına girmeye başladı. İki ülke arasında 5 Aralık 1978'de
imzalanan antlaşmadan sonra bu yakınlaşma daha da arttı.
SSCB'nin Afganistan'ı işgali uluslararası sistemi nasıl etkilemiştir? Tartışınız.
Sovyet yanlısı yönetim içeride direnişle karşılaşmıştı. Çıkan iç çatışmalar karşısında
Afgan yönetiminin zorlandığını gören SSCB, Aralık 1978'de imzalanan dostluk antlaşmasından
yararlanmak suretiyle 24 Aralık 1979'dan itibaren Afganistan'ı işgale
başladı.
Ancak, bu defa Sovyetler Birliği Afganistan'daki direnişçilerle çetin bir mücadeleye
girişmek zorunda kalacaktır. Bu mücadele yaklaşık 10 yıl süreyle SSCB'ni meşgul
edecektir. Nihayet, Gorbaçov sonrası dönemde Sovyetler Birliği ve Doğu Blokunda
meydana gelen değişime paralel olarak SSCB Afganistan konusundaki tutumunu
da yumuşatmak zorunda kalacaktır. 21-23 Mart 1988'de Washington'da ABD ile
SSCB arasında yapılan görüşmelerin ardından, SSCB'nin Afganistan'dan çekilmesini
öngören anlaşmalar 14 Nisan'da Cenevre'de imzalandı.
1989 yılında Sovyetler Birliği Afganistan'dan çekildi.

1979'da Afganistan'a Sovyet askerinin girişi "Soğuk Barış" denilen gergin ortamı yaratan
temel bir unsur olmuştu. 10 yıl sonra Afganistan'dan çekilmesi ise dünyanın
yeni bir döneme girmekte olduğu bir sırada gerçekleşmekteydi.

kaynak: aöf yayınları

Çevrimdışı PLUS

  • Kurucu Üye
  • Yönetici
  • *
  • İleti: 5092
  • Forum Madalya
  • ÜYE DEĞERİ 10225
  • ##C-Plus##
    • Profili Görüntüle
Ynt: 2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış.
« Yanıtla #1 : 19 Mart 2009, 20:50:03 »
abi harika kaynak baştan aşağıya okudum ama son kısmını yetersiz buldum 2000li yıllara kadar anlatmalıydı bence örneğin israil filistin sorunu, orta doğu nasıl parçalandı ülkemizi daha detaylı almalıydı aöf yüzeysel geçmiş bence



Çevrimdışı Sancak

  • Ultra Kullanıcı
  • **
  • İleti: 685
  • Forum Madalya
  • ÜYE DEĞERİ 272
  • Yakında, yine, yeniden
    • Profili Görüntüle
Ynt: 2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış.
« Yanıtla #2 : 21 Mart 2009, 03:24:22 »
kaptan yakın türk tarihi ile ilgili bi çalışma yapmayı planlıyordum, 1938-2005 arasını alan. ama sağlam kaynak bulmak gerek çünkü bilhassa akademik kitap bazında eksik bir zaman aralığı. internetten ise parça parça oluyor. zaman bulursam bi düzenleme yapıp buraya koymayı planlıyorum.

Çevrimdışı PLUS

  • Kurucu Üye
  • Yönetici
  • *
  • İleti: 5092
  • Forum Madalya
  • ÜYE DEĞERİ 10225
  • ##C-Plus##
    • Profili Görüntüle
Ynt: 2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış.
« Yanıtla #3 : 21 Mart 2009, 09:02:36 »
evet eksiltiler çok özellikle devlet içinde 45-55 arası silinmiş gibi birde 59-63 arası. arşiv gazetelerine ulaşılabilse güzel şeyler çıkar



Çevrimdışı Tora_

  • F-4 Phantom II
  • Reis'ül Üye
  • ***
  • İleti: 2628
  • Forum Madalya
  • ÜYE DEĞERİ 1050
  • Yeep Yuup !
    • Profili Görüntüle
Ynt: 2. dünya savaşı sonrası dünya tarihine bir bakış.
« Yanıtla #4 : 21 Mart 2009, 12:47:58 »
Evet Sancak hocam 50li yıllardan günümüze yardımcı olabilirim.   :ca: